içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Gönül Köprüsüne Hoş Geldin; Hecer PASHAYEVA

Gönül Köprüsüne Hoş Geldin; Hecer PASHAYEVA

Bu hafta; Gönül Köprümüzün kapısını, Türkiye gezi notlarını yazmak üzere Azerbaycan’ın usta yazarlarından Hecer Pashayeva hanıma açtık.

 BURSADAN İZMİRE KADAR

               Olayları, yolculukları sıcağı sıcağına yazmayı severim. Aradan zaman geçince istediğim gibi olmuyor. Şimdi de “soğumuş kebap”a döneceğinden korkuyordum ama doluydum; yazmasaydım, uzun zaman içimde kalan bu ağırlığın eziyetini çekecektim.

Türk Yazar ve Şairleri Birliği sivil toplum kuruluşlarının davetiyle çeşitli Türk ülkelerinde buluşmalar düzenleniyor. Bu seyahatlerde söz sanatı insanlarının yaratıcı ilişkileri genişliyor, aynı zamanda Türk ülkelerinin toplumsal-siyasal hayatı ve ülkeleriyle tanışıyoruz. Bu yılki programda adı geçen şehirleri görünce gitme kararım kesinleşti. Türkiye’ye yaptığımız bu seyahat, Karabağ Zaferimizin beşinci yılı, Çanakkale Savaşlarının yüz onuncu yılı ve B. Vahabzade’nin doğumunun yüzüncü yılını anma amacı taşıyordu.

İstanbul’da Sabiha Gökçen Havalimanı’nda diğer ülkelerden gelen temsilcilerin de gelmesini bekledik. Herkes toplandıktan sonra otobüslerle Bursa’ya doğru yola çıktık. Artık çoğumuz birbirimizi tanıyorduk ama gruba yeni katılanlar da vardı. Özellikle Kazakistan tarafı kadrosunu büyük ölçüde yenilemişti, çok sayıda yeni dost vardı.

Yemyeşil, dünya güzeli Bursa’nın yüksek bir noktasında – Uludağ’a giden yol üzerinde bulunan “Boyugüzel” Oteli’nde konakladık. Buradan Uludağ’a çıkan yola çıktığınızda Bursa şehri avuç içi gibi görünüyordu. Türkiye’nin dördüncü büyük şehri olan, üç milyon nüfusa sahip Bursa, yeşilliğiyle ünlüdür. Yerlilerin bir sloganı vardır:

    “Yaşam denince: yeşil.

   Yeşil denince: Bursa.

    Bursa denince: kardeşlik!”

               Bursa’nın yeşilliği iklimindendir; orada bulunduğumuz süre boyunca birkaç kez şiddetli yağmur yağdı. Şunu da söyleyeyim ki yeşilliğiyle övülen Bursa’da, örneğin Şeki’deki, Oğuz’daki, Gebele’deki gibi bol yeşillik göremezsiniz. Yalnızca Uludağ tarafında, şehir dışında bazı yerlerde kısmen hissedilir. Büyük şehirler genellikle yeşilliğin düşmanıdır. Ancak bir ülkenin şehircilik planı baştan ileri görüşlü olursa, örneğin Moskova gibi devasa bir aglomerasyon merkezi, dairesel elli kilometrelik orman kuşaklarından oluşur ve bu durum hem şehir havasının temizliğini korur hem de halkın dinlenmesi için güzel bir ortam yaratır.

Etkinliğin resmi açılışı Bursa’da Merinos Atatürk Orhan Gazi Merkezi’nde yapılan konuşmalar ve çeşitli Türk halklarının temsilcilerinin sergilediği dans ve şarkılarla başladı. Resmi açılıştan sonra şehrin tarihi ve gezilecek yerlerine geziler planlanmıştı.         

 Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı kültürlerinin izlerini taşıyan Bursa’nın panoraması, Osman Gazi Türbesi’nden bakıldığında son derece görkemli görünür. Yüz otuz yıl Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmış şehirde altı sultanın mezarı korunmaktadır. Osmanlıların beylikten devlete, devletten imparatorluğa geçtiği yerin anası Bursa’dır.

Osmanlı tarihi buradan, Bursa’dan başlar. Türkiye’ye yaptığım seyahatlerde onların tarihe bu kadar özenle yaklaşmalarına her zaman hayran olmuşumdur. Bu ülke baştan sona taşa yazılmış bir tarih kitabıdır; gezip okumanız gerekir. Şehrin tarihi Frigya, Bitinya ve Roma dönemlerine kadar uzanır. M.Ö. IV. yüzyılda Bitinya Kralı I. Prusias tarafından kurulan şehir, onun şerefine Prussa olarak adlandırılmıştır. Şehrin en şerefli tarihi Osmanlıların burayı fethetmesiyle ilgilidir. Bazı rivayetlere göre Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye vasiyet ederek kendisini Bursa’nın en yüksek yerine defnetmesini istemiştir. 1326 yılında Bursa’yı fetheden Orhan Gazi, babasının vasiyetini yerine getirerek onu şehrin en yüksek noktasına defneder; kendisi de vefat ettiğinde babasının yanına defnedilir. Bu türbe bugün Bursa’ya gelen her turistin ziyaret ettiği bir mekâna dönüşmüştür. Oradan bakıldığında Bursa, güzel nakışlarla süslenmiş bir halı gibi gözler önüne serilir. Türbenin giriş kapısı tarafında, yolun karşısında yüksek kale surları görünüyordu.

 Şehrin merkezinde Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’nin görkemli bir heykeli yükselir. Ana ticaret merkezlerinin bulunduğu yerde, Kapalı Çarşı’nın yanında Ulu Cami yer alır. 1396–1399 yılları arasında inşa edilen bu caminin yapımı aslen Tebrizli olan mimar Mehmet Abdülazizoğlu’nun adıyla anılır. Usta mimar, öğrencileriyle birlikte caminin süslenmesinde astronomik ve İslami bilgileri ustalıkla kullanmıştır. Caminin minberini süsleyen motiflerde kullanan ahşaplar Kuran"dakı ayetlerin sayısına eşittir. ..

    Cami hakkında ilginç bir rivayet vardır: Rivayete göre Hızır Peygamber her gün görünmeden gelip burada namaz kılar. Genel olarak Türkiye’de her adımda bir cami inşa edilmesi, tüm toplumu toplu ibadete ve Tanrı’ya kulluğa çağırır; aynı zamanda bana göre mevcut duruma şükretmeyi ve itaatkâr bir psikolojiyi de aşılar. Öğle namazı vaktinde camilerde gördüğüm, abdest almak için sıraya giren, kaynaşan Müslümanlar ilginç bir manzara oluşturuyordu. O an bu insanların yüzlerinde bir nur, bir umut ışığı görmemek mümkün değildi. Ben de ibadet eden biriyim. Namaz benim için Tanrı’yla konuşmak, paylaşmak, sağlıklı beden ve sağlıklı ruh demektir. Tüm asılsız ve fanatik bilgilere karşıyım.

Bursa, birçok şehrin artık “elveda” dediği tramvaylarıyla da ünlüdür. Burada insanları taşıyan kırmızı tramvaylar bizzat Bursa’da üretilmektedir. Seyahat sırasında Kapalı Çarşı’yı gezmek için bir günümüz vardı. Diğer ülkelerde dükkân ve pazarları gezmeye pek ilgi duymam; kendi ülkemden alışveriş yapmayı tercih ederim. En sevdiğim şey müze ve tarihi yerlere seyahat etmektir. Çarşıya çıkar çıkmaz arkadaşlar ikişer, üçer ayrılarak gezmeye başladılar. Torunuma ve anneme hediye almak için bir iki dükkâna girdim. Azerbaycan Türkçesiyle konuşuyordum; şaşkınlığıma rağmen satıcıların çoğu dilimizde sık kullanılan basit kelimelerin anlamını bilmiyordu. Onlara Azerbaycan Türkçesinde en azından günlük kullanılan, satışla ilgili birkaç kelime öğretmeden duramadım. Sevindim ki satıcılar kelimeleri hevesle tekrar ediyor, akıllarında tutmaya çalışıyorlardı. Kelimelerin telaffuzunda zorlananlar oluyordu; diğerleri hemen düzeltme yapıyordu. Genç kız ve erkek satıcılar daha fazla ilgi gösteriyordu. Bu iş epey zaman aldı. Bir de baktım ki buluşma saatimiz geçmiş. Çarşıdan caminin önüne çıktım. Otobüslerimiz çoktan gitmişti. Yol kenarında duran üniformalı gençten adını sordum. “İsmail,” dedi. Durumu anlattım, otelin adını söyledim ve yardım istedim. Telefonla konuşarak otelde kaydım olduğunu öğrendi, otobüs şoförleri ve grup sorumlumuzla iletişime geçti. On beş dakika sonra araç karşımdaydı. Bu genç Türk “arkadaşıma” teşekkür ederek, benim için gelen Hayrettin Yazıcı ve Adile Nezer hanımla birlikte Uludağ eteklerinde grubumuza yetiştik. Herkes bir ağızdan endişesini dile getirdi:

   - Neredeydin? Seni Bursa’da kaybettik sandık, dediler.

   - Satıcılara Azerbaycan dili öğretiyordum, dedim.

    Beklenmedik cevap karşısında şaşkına döndüler. Daha sonra çekilen fotoğraflara bakarken gruba yazdım: “Peki ben neden bu fotoğraflarda yokum?” Oda arkadaşım Elmira Hanım:

  - Hocam, sen satıcılara dil öğretirken fotoğrafları çektik. Seni bulup fotoğraf da çektirelim diye arıyorduk, dedi.

    Otel kayıtlarında Türkiyeli şair kardeşım Cahit Günay'ın beni aramak için ne kadar çalışdığını öğrendiğımde çox mütesssir oldum. Otel müdiri ile görüşmeler yaparak, bizim arkadaşları benim ardıma göndermişti. Cahit Günay'a ne kadar teşekür etsem azdır.iyi ki varsın gardaşım.

               Uludağ’a çıkan yolun kenarında sayısız dükkânda turistlere türlü türlü ürünler sunuluyor. Burada kara dut pekmezi, dut suyu, çeşitli tatlılar ve hediyelik eşyalar satılıyor. Şunu da söyleyeyim ki, örneğin bizde nar suyu gözünüzün önünde tertemiz sıkılır ve müşteriye sunulur. İçinde meyve oranı az, şekeri ise kat kat fazla olan dut pekmezi ve dut suyunda dutun tadı tamamen kaybolmuştu. Satış ise adeta seyyar dükkânlar gibi ilkel şekilde kurulmuş yapılar içinde yapılıyordu.

Bursa şehri aynı zamanda çok eski çağlardan beri bir termal sular kentidir. Kaldığımız otel de bu termal banyolarla hizmet veriyormuş; ne yazık ki bundan haberim olmadı. Hastanelerde de tedavi amacıyla termal sulardan faydalanılıyor. Dünyanın her yerinden insanlar tedavi, muayene ve dinlenme amacıyla Bursa’yı tercih ediyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk hastanesi ve tıp fakültesi de Bursa’da kurulmuştur.

               Coğrafi konumu itibarıyla İpek Yolu üzerinde yer alan Bursa, turistik bir şehir olmasının yanı sıra ticaret, sanayi ve kültür şehri olarak da tanınır. Burada tekstil sektörünün tarihi 1500 yıl öncesine kadar uzanır. Osmanlı döneminde de ipekçilik ve dokumacılık merkezi olan şehir, Türkiye’nin tekstil başkentidir. Çarşılarda ve mağazalarda yerel fabrikaların ürettiği, göz alıcı ve yüksek kaliteli tekstil ürünleri satılır. Bursa’dan tekstil ürünü almadan dönen mutlaka pişman olur. Bu yüzden eli boş dönmek istemedim; birkaç zarif dantelli havlu, masa örtüsü ve kristal aksesuar aldım.

Bursa’da gıda sanayisi alanında faaliyet gösteren firmalar da oldukça fazladır. “Bidfood Türkiye”, ülkenin büyük distribütör şirketlerinden biridir. Bu firma birçok dünya çapında premium gıda ve içecek markasının Türkiye distribütörüdür. Portföyünde “Illy” İtalyan espresso kahvesi, “S.Pellegrino” İtalyan maden suları, “Perrier” Fransız maden suyu, “Monin” Fransız şurupları, içecekleri, “Lamb Weston” fast-food ürünleri (restoran sektörü için) ve benzeri markalar yer almaktadır. Türkiye gibi çok milyonlu bir ülkede gıda sektörünün sağlıklı ve kaliteli işlemesi için daha büyük, yeni ve hızlı çalışan ciddi projelere her zaman ihtiyaç vardır. Televizyonda rastladığım, bazı düzensiz çalışan çiftliklerde ürünlerin tarlalarda çürüyüp kalması, alıcı bulunamadığı için ziyan olması insanı üzüyor. Büyük firmalar bunu kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirse, küçük çiftçiler de zarar görmez, emek boşa gitmez, gıda sektörü çeşitlilik kazanırdı.

     …Ulu Önderimiz Haydar Aliyev’in adını taşıyan park, Bursa halkının sevdiği dinlenme alanlarından biridir. Azerbaycan–Türkiye Dostluk Parkı’nda Nilüfer Belediyesi’nin misafirler için hazırladığı tatlı ikramları hepimizin hoşuna gitti. Yüksek bir konumda bulunan parkta, karşıda derin bir ovaya inen geniş alanın ötesinde yükselen yeşil tepeler çok güzel bir manzara oluşturuyordu. Sanki suyu çekilmiş büyük bir gölün kıyısında durup manzarasını seyrediyormuş gibiydik. Parkta ayrıca kediler için yapılmış özel barınak büyük ilgi uyandırdı. Daha sonra Polad Haşimov Parkı’nı ziyaret ettik. Ana yolun kenarında bulunan ziyaretimiz sırasında Cahit Günay bey'in, şehidimiz için yazdığı şiirinide okuduğu parkta, taş bir sütun üzerinde Polad Haşimov hakkında bilgiler yer alıyordu. Gönül isterdi ki orada kahraman generalimizin güzel bir anıtı da yükselsin. Muhtemelen bu dileğimiz yakın zamanda gerçekleşir.

Tarihi Söğüt’e yapılan ziyaret özellikle ilgi çekiciydi. Türkiye’de tarih bilinci ve ona gösterilen saygı her adımda hissediliyor. Burada Ertuğrul Gazi’nin görkemli türbesini ziyaret ettik. Türbe önünde nöbet değişimi yapan, milli kıyafetli, eski silahlarla donanmış, uzun boylu, yiğit görünümlü gençlerin birbirlerine, eski sultanlar dönemindeki gibi ciddi ve saygılı hitapları ve askeri raporları son derece etkileyiciydi.      

 Bursa şehri efsanevi Uludağ’ıyla da ünlüdür. Bizans döneminden beri zahitlerin ve üst tabakanın dinlenme yeri olan, zengin bitki örtüsüne sahip Uludağ, Bursa’ya çok yakındır. Şehir dışında yer alması doğasının korunmasına olanak sağlamıştır. Bir zamanlar Osmanlıların Keşiş Dağı dedikleri, bugün ise “Kar Cenneti” olarak adlandırılan Uludağ’da dağ turizmi ve dinlenme için mükemmel imkânlar vardır. Başrolünde Özcan Deniz’in oynadığı “İstanbullu Gelin” dizisinden tanıdığım Uludağ’ı gidip görme mutluluğu için Tanrı’ya şükrettim.

               Gezinti sırasında bir şoför, bir zamanlar ana yoldan aşağıya doğru olan tüm alanların şeftali bahçeleri olduğunu söyledi. Şehir büyüdükçe bu bahçelerin yerini yerleşim alanları almış. Bu arada otelin karşısındaki mağazadan hazır paketlenmiş meyveler aldık. Strafor kapların üzeri şeffaf naylonla kaplı olduğu için alırken meyvenin durumunu anlayamadık. Odaya geldiğimizde aldığımız iki kilo meyveden yalnızca biraz üzüm yiyebildik. Erikler taş gibi sert, tatsız ve içi çürük gibiydi; şeftaliler de aynıydı. Dıştan çok güzel görünen meyvelerin bu halde olması şaşırtıcıydı. Aklıma bizim meyveler geldi: bal gibi tatlı, fiyatı da uygun.

Fırsat buldukça akşam yürüyüşlerine çıkıyorduk. Hem temiz hava alıyor hem de Uludağ’a çıkan kıvrımlı yollardan şehri seyretmenin keyfini yaşıyorduk. Bizim zarif ve sevimli Lalə Mədətova Hanım rica etti; yol kenarında maymun elması ağacı var, ondan birkaç meyve toplayalım, ilaç yapmak için gerekli dedi. Dönüşte elma büyüklüğünde meyveler bulup aldık. Otele az kala birden üç büyük köpek üzerimize saldırdı. Açıkçası ben bugüne kadar köpekten korkmamıştım; genelde sessizce yanımdan geçip giderlerdi. Ama burada çok korktum; yabancı bir yerde köpek ısırması hem büyük bir olay olurdu hem de sağlığımız açısından riskliydi. Maymun elmalarını elimizde taş atacakmış gibi savunma pozisyonu aldık. İlginçtir ki köpekler sanki misafir olduğumuzu anladılar ve hemen uzaklaştılar. Bu da dil öğretme macerasından sonra yaşadığım ikinci maceraydı. Üçüncü maceramız ise tamamen beklenmedik oldu. Bursa’dan ayrılmamıza bir gün kalmıştı. Gece gençler otelin birinci katında eğlenceye toplanmışlardı; biz ise odada günün yorgunluğunu atıyorduk. Birden oda arkadaşım Elmira Hanım heyecanla:

    - Vay, deprem! diye bağırdı.

     Baktım, televizyon yerinde dans ediyor, elektrikli çaydanlık sallanıyor, duvarlardan ve pencereden sesler geliyordu. Yerimden fırladım, pencereyi açtım; eğer uzun sürseydi ikinci kattan restoranın üstüne atlayacaktım. Kahramanmaraş depreminden sonra hepimizin gözü korkmuştu. Neyse ki sarsıntı kısa sürdü. Sonra Elmira Hanım, “Pencereden atlasaydın burayı depremden beter darmadağın ederdin. Restoranın ince plastik tavanı parçalanır, depremden habersiz dans eden insanların üstüne düşseydin kıyamet kopardı,” dedi. Sürekli esprili konuşan Elmira Hanım, her sözüyle yüzümü güldürüyordu. Daha sonra okuduğumuz haberde depremin 6 büyüklüğünde olduğu yazıyordu.

Her yıl Türk ülkelerine seyahatler ve geziler düzenleyen Dünya Türkleri Koordinasyon Merkezi Başkanı İlgar Türkoğlu, bu seyahatte de katılımcıların rahatı ve yolculukların daha güzel geçmesi için elinden geleni esirgemedi. Bu etkinliklerin en unutulmaz kısmı, Türk devletlerinden gelen şair ve yazarların, besteci ve şarkıcıların sahne aldığı anlardı. Kazakistan, Özbekistan, Çuvaşistan, Kırgızistan, Kerkük ve diğer Türk coğrafyalarından gelen şairler: Utkirbek Muhamedov, Gülnar Rahimcan, Börübek Orazimbet, Ardak İgenova; besteci-şarkıcı Yasira Zakhangızı, Bolat Kurmangajul, Amankul Bekşorayeva, Ayşa Turmaganbetova, Kulyash Abişeva, Nurjamal Kubayeva; Çuvaşistan Halk Şairi Raisa Hanım Sabri; şairler Alevtina Hanım, İrina Hanım, Tatyana Hanım, Gülmira Abikeeva, Riyaz Demirci, Hüsameddin Debbağ, Adnan Uryan; şiir yorumcusu Arzu Yılmaz Dağdemir; asker hanımlarımız Aida Şirinova, Entige Konak; şair Hayrettin Yazıcı ve diğerleri unutulmaz performanslarıyla yolculuğumuza güzellik kattılar. AHB TV’nin yöneticisi Rüfət Muradlı ile şairler Cahit Günay Bey ve Savaş Sarıkaya Bey etkinlikleri basında gündeme taşıdılar.

 

Hecer Pashayeva; Bu yazı yazarın Azerbaycan 525. Gazete de ki köşesinde alınarak tercümesi yapılmıştır.

Bu yazı 317 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI